Düşüncə Jurnalı

header photo

Blog posts : "Psikoloji"

Engelli kişilerde psikolojik sorunlara yol açan etkenler neler?

Engelli çocuk ya da bireyin yaşadığı psikolojik sorunların kaynağı engelin kendisi değil, engeli nedeniyle maruz kaldığı toplumsal ve bireysel engellenmelerdir. Bir çocuğun engelli olarak dünyaya gelmesi kendi seçimi değildir ya da değiştirebileceği bir şey değildir. Bu nedenle toplum olarak çocuğun engeline odaklanmak yerine yapabileceklerine odaklanmalıyız!Sağlıklı bir çocuk dünyaya getirerek, onun her yönüyle sağlıklı bir gelişim seyri içerisinde büyümesini izlemek annelerin en büyük arzusudur. Oysa ülkemizdeki engellilerin sayısı, verilere göre toplum nüfusunun yüzde 12’den fazlasını oluşturmakta ve bu sayı her geçen gün artmaktadır…

Engelli olmak, yaralanma ya da fiziksel veya zihinsel bir rahatsızlık nedeniyle bazı hareketleri, duyuları veya işlevleri kısıtlanan kişi olarak tanımlanmaktadır. Engeller doğuştan gelebilir veya sonradan geçirilen hastalıklar veya kazalar sonucu ortaya çıkabilir. Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikolojisi Uzman Klinik Psikolog Emel Güler, “Aileye yeni katılan bebeğin engelli olarak dünyaya gelmesi ya da sonradan herhangi bir nedenle engelli hale gelmiş olması ailede birçok farklı duyguların yaşanmasına yol açabilir.

İlk başta inkar etme, kabullenememe, hayal kırıklığı, suçluluk duygusu, korku, öfke, çaresizlik, vb. bazı ailelerde bu süreç daha kolay atlatılarak kabul edilirken bazı ailelerde ise uyum süreci daha zor olabilmektedir. Ailenin bu durumu kabul ederek, engelli çocuğuyla olumlu ilişkiler kurması, aile içinde bozulan dengenin yeniden kurulması engelli çocuğun psikolojik uyum sürecini olumlu etkileyecektir.” açıklamasını yaptı.

Engelli Çocukta Psikolojik Sorunlara Yol Açan Etkenler

Engeli olan çocuklar; engelinden dolayı başkasına bağımlı olma, toplumsal yaşam alanlarının bağımsızlaşmalarına olanak sağlayacak düzenlemede olmaması vb. faktörlerden dolayı kısıtlanmış hissedebilirler. Bu durum beraberinde bazı psikolojik sorunları da getirebilmektedir.

“Ailesel faktörler; çocuğun aşırı korunması, aşırı müsamaha gösterilmesi, ya da fazla kısıtlanması bağımsızlığının engellenmesi, çocuğa özerkliğin tanınmaması, ihmal ya da istismar edilmesi, şiddete maruz kalma, sosyal izolasyon, tutarsız disiplin yöntemleri, gelişimine ve yetisine uygun olmayan beklentilerin olması, ailedeki diğer çocuklar arasında ayırım yapılması vb. faktörler psikolojik sorunların gelişiminde rol alan başlıca etkenler arasındadır” diyen Güler şöyle konuştu:

“Görüldüğü üzere aslında engelli çocuk ya da bireyin yaşadığı psikolojik sorunların kaynağı engelin kendisi değil, engeli nedeniyle maruz kaldığı toplumsal ve bireysel engellenmedir. Tüm bu etkenler engelli çocuğun kendisini yük olarak görmesine, düşük benlik saygısı geliştirmesine, dışlanmışlık hissine, bunlara bağlı olarak da içe kapanmasına, sosyal ortamlarda bulunmak istememesine, yetersizlik ve suçluluk duygularına neden olabilmektedir.”

Kişinin engeline değil, yapabileceklerine odaklanmalıyız

Bir çocuğun engelli olarak dünyaya gelmesi kendi seçimi değildir ya da değiştirebileceği bir şey değildir. Bu nedenle toplum olarak çocuğun engeline odaklanmak yerine yapabileceklerine odaklanmalıyız.

Psikolog Emel Güler; “Engelli çocuğun, engeline göre yaşamının düzenlenmesi yaşam kalitesini arttırması yönünde yapılacak en önemli adımdır. Bu düzenlemeler; özel eğitim ve rehabilitasyon uygulamaları, tıbbi takibin ve psikolojik desteğin sağlanması, bunların yanı sıra sosyal yaşamının gelişmesine yönelik sanat, spor vs. aktiviteler aracılığıyla yapılabilir.

Koşulsuz kabul görmek tüm insanlarda olduğu gibi engellilerde de özgüven ve benlik saygısının oluşmasında oldukça önemlidir. Yaşam kalitesi dediğimizde; rahatlık, psikolojik iyi olma, hareketlilik, özerklik, doyum, uyum, işlevsellik, kendi ile barışık olma, öz farkındalık, sosyal ilişkisellik, iyimserlik ve keyifli bir yaşam sürme olarak ele alınmaktadır. Engeli olsa da kişinin yaşam kalitesi arttırıldığında engelin çok da önemli olmadığı gerçeğini unutmamalıyız” diyerek önemli tavsiyelerde bulundu.

Engel, siz olmayın!

İNDİGO DERGİSİ

Go Back

KARAKTER VE BEYİN

Histeri (Konversiyon Bozukluğu) Felç, bulanık görme gibi sorunların, duygusal problemlerin bir sonucu olduğu doğru olabilir mi?

Bunun doğru olmayacağı tek durum, insanların çevresindekilerin dikkatini çekmek amacı ile numaradan hastaymış gibi davranmasıdır. Freud histeri üzerine çalışmaya başladığı ilk zamanlar bu örneklerle karşılaşmıştır. Yalan ile gerçeği ayırt etmek için beyin ve karakterden elde edilen kanıtlara bakmanız gerekmektedir. Araştırmacılar beyni resmetme tekniğini kullanarak 16 kişi ile çalıştılar.

Histeri rahatsızlığı bulunana kişilerde, motor-hareket denen semptomlar (çarpıntı, tik, yürürken anormal hareketler sergilemek) bulundu. Bu kişiler, psikolojik ve biyolojik olarak sağlıklı 16 kişi ile kıyaslandılar. Her iki grubunda beyinleri fMRI yöntemi ile tarandı. Yüzleri farklı bir çok farklı duyguyu yansıtıyordu: mutluluk, korku ya da nötr. Araştırmacılar bu araştırma ile hastaların ve sağlıklı gönüllülerin duygularını yansıtırken beyin aktiviteleri arasındaki farkı gözlemlemeyi umuyordu. Ve farklılık gözlemlendi. Hastaların beyninde duygularla ilgili bölüm ile motor-hareket ile ilgili bölümde diğerlerinden daha güçlü bir bağlantı vardı, tıpkı Freud’un beklediği gibi. Konversiyon bozukluğu belirtileri beynin motor-hareket bölümündeki normal işleyişi bozar. Bu araştırma aynı zamanda duygular ile bedensel hareketlerin bağlantılı olduğunu da göstermiş ve Freud’un zamanında teknoloji ile ilgili inanılmaz çalışmalarda kullanılmıştır.

Toplumda Birey

Freud’un insan ile ilgili en büyük bakış açılarından birisi de toplum ve birey ilişkisidir. Freud’un bakış açısı, Batı kültürünü merkez alan alternatif bakış açıları ile ters düşer. Alternatif bakış açısı insanın özünde iyi olduğunu, masum doğduğunu ve toplumun onu baştan çıkarttığını düşünür. Eski Ahit’e göre, Adem ve Havva Tanrı’nın bir parçası olarak dünyaya gönderilmiş ancak dünyada şeytana uymuş ve değişmişlerdir. Bu anlayış Batılı anlayış ile bağdaşmaktadır. Büyük Fransız filozof Rousseau bu fikri savunmuştur. İnsanların modern uygarlık kurulmadan önce merhametli ve iyi olduğunu daha sonra oluşan rekabet ortamının kıskançlık ve acımasızlık duygularına kaynaklık ettiğini öne sürmüştür.

Psikanalize göre, cinsel ve saldırgan dürtüler doğuştan gelir. Bireyler, onları memnun edecek hoşnutlukların arayışı içindedir. Toplumdaki rolümüz biyolojik eğilimlerimizi sınırlandırır. Toplumun en büyük fonksiyonu cinsel hayatı sınırlandırmaktır ve aynı zamanda toplum, çocuklara biyolojik doğalarını kontrol etmeyi ve neyin sosyal hayatta kabul görülmediğini öğretir. Medeni toplum çocukları nezaketten ve saygınlıktan yoksun bırakmaz. Çocuklar doğduklarında nezaket ve saygıdan uzaktırlar, içlerinde arzu ve saldırganlık duygularını barındırırlar. Bu duygular toplum tarafından sınırlandırılır. Sınır ölçülü olmalıdır. Bastırılmış dürtülerin başkaldırma ihtimalinden duyulan korku, sınırlandırmanın ölçülü olmasına sebebiyet vermiştir.

FREUD’UN İNSAN BİLİMİNE KARŞI BAKIŞ AÇISI

Fizik, onun modeliydi. Bu sayede teori ve araştırma arasındaki bağlantıya, aynı zamanda teorik konsepte duyulan ihtiyaca çok önem vermiştir. Fakat çalışmalarını belki de hayatını bilime adamış birisinden beklemeyeceğiniz bir yolda yürütmeyi seçmiştir. Bilim insanları teorilerini titizlikle inşa eder ve kanıtlar topladıktan sonra sunar. Freud bu konuda biraz daha küstahtı. İkinci olaraksa, bu kitapta öğrendiklerinizin tersine Freud ne laboratuvar çalışmalarını ne de standart psikoloji testlerini kullanmıştır. O, yalnızca durum inceleme çalışmasına güvenmiştir. Bu çalışma ile özgür-çağrışım metodunu analiz etmiştir ve bu yolla elde edilen bilgilerin ve kanıtların karakter teorisi oluşturmakta gerekli olduğunu düşünmüştür. Özgür-çağrışım metodu Freud ve onun takipçileri tarafından kullanılmış ve hastaların kişilikleri ile ilgili inanılmaz bilgiler edinmelerini sağlamıştır. Hiçbir metot ile elde edilen bilgiler, psikanalitik durum inceleme çalışması ile elde edilen bu bilgilere yaklaşamamıştır. Çağımızın araştırmacıları ise Freud’un laboratuvar araştırmalarını kullanma eksikliği yüzünden şüpheli bir yaklaşım sergilemişlerdir.

FREUD’UN PSİKANALİTİK TEORİSİ

Önceden öğrendiğimiz gibi karakter teorileri 1-yapı 2- yöntem 3-gelişim konularını cevaplardı. Şimdi Freud’un teorisinin bu konulara nasıl açıklamalar getirdiğini görelim. Yapı ‘’Zihnin basit yapısı nasıldır? Bu yapı nasıl işler?’’ Freud zihnin iki kavramsal modelini sunmuştur. Bir model bir diğerini tamamlamaktadır. İlk model, bilinçlilik seviyesi üzerinde durur:
Zihnimizde farkında olduğumuz ya da olmadığımız şeyler var mıdır? Diğeri ise zihnin fonksiyonel sistemi ile ilgilidir: Zihinsel sistemin yaptıkları nelerdir?

HEYECAN VERİCİ DÜŞÜNCELERİN BASTIRILMASININ BEDELİ NEDİR?

Dizginlenmiş arzuların bedeli nedir? Daniel Wegner tarafından gerçekleştirilen araştırmada, düşüncelerin engellenmesi negatif duyguların, fobilerin ya da takıntıların oluşmasına sebep olacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bu araştırmada, seks hakkında düşünülmesine izin verilen ve verilmeyen iki gruba konular verilmiştir. İki grupta fa beş dakika sonra istek oranı azalmıştır. Takibin ilerleyen zamanında, düşüncelerini bastırmaya çalışan kişilerde duygusal bir patlama meydana gelirken, düşüncelerine kısıtlama getirilmeyen diğer grupta böyle bir olay görülmemiştir. Bu araştırma ile bastırılmaya çalışılan duyguların yarattığı coşkunun artmasına sebep olur. Bunun sebebi ise, engellemenin tahrik edici oluşu olabilir. özet olarak kısıtlamaların insanı psikolojik ve duygusal yönden iyi etkilememe ihtimali her zaman için vardır.

Bilinçlilik Seviyesi ve Bilinçsizlik Kavramı

Kafanızın içindeki düşünceler neler? Bu soruya cevabı genelde aklımızın içindeki düşünce akışına göre cevap veririz. Örneğin, belki şu an kitaptaki konular üzerine düşünüyorsunuz ya da şu an bu kitabı okumak zorunda olmasanız yapacağınız şeyleri. Bu düşünce akışı sizin farkındalığınız kapsamındadır ve buna ‘’bilinçli düşünce’’ adı verilir. Freud’a göre bu cevap yeterli değildir. Bilinçli düşünme buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Psikanaliz teorisine göre, üç tür farkındalık durumu vardır:

bilinçlilik sürecidir, daha demin okuduğunuz gibi.
bilinç öncesi süreçtir.
Bu süreçte ilgilendiğiniz konuyu kolayca fark edebilirsiniz. Örneğin, bu basit cümleyi okumadan önce büyük ihtimalle telefon numaranızı düşünmüyordunuz. Bu sizin bilinciniz dışında bir bölümdür. Fakat şimdi telefon numaranızı düşünüyor olabilirsiniz. Bu, bilinç öncesinden bilinçlilik haline geçişim basit bir örneğidir.
3-bilinçsizlik sürecidir.

Bilinçsizlik, zihnimizin farkında olmadığımız bir parçasıdır. Bazı özel durumlar dışında da farkına varılamaz. Freud’a göre bu düşünceler endişe uyandırır. Zihnimizde, travmatik ve toplumca kabul görülmeyen düşünceler vardır. Bu düşünceleri bilinçli olarak düşünmek içimizde gerginlik yaratır. Freud bilinçsizlik kavramını keşfeden ilk kişi değildir. O, bilinçsiz düşüncelerin günlük hayatımızdaki davranışlarımız üzerinde etkisini açıklayan ve onu bilimsel kanıtlarla sunan ilk kişidir. Bunu nasıl yapmıştır? Freud dil sürçmesi, sinir hastalıkları, psikopatlar, sanat çalışmaları, ritüeller üzerinde analizler yapmıştır. En çok önem verdiği şeylerden birisi de rüyaları analiz etmektir.

Rüyalar:

Psikanaliz teorisine göre rüyalar iki kısım içerir: ilki, belirgin kısımdır. Rüyanın hikayesini kapsar. İkincisi ise gizli kısımdır. Bilinçaltında yatan duygu ve düşüncelerin rüyanın içinde ortaya çıkışını kapsayan kısımdır. Gizli kısımda aklımızdan bilinçsizce geçen, bastırılan duygu ve düşünceler rüyalarda sembolize edilmiş olarak ortaya çıkabilirler.

Freud’a göre rüyanın bu iki kısmı arasında bir bağlantı vardı. Gizli kısım dile getiremediğimiz dileklerden oluşuyordu. Açık kısım ise dileklerin gerçekleştirilebileceği ortamdan oluşuyordu. Rüyanın hikayesi (açık kısım), bilinçsiz dileklerimizin sembolik olarak gerçekleşebileceği anı yaratıyordu. Freud birçok rüyayı tıpkı bir dedektif şeklinde analiz etmiştir. Bazen rüyada geçen bir unsur, kişinin isteğini anlatacak bir kanıt olarak görülmüştür.

Gerekçeli bilinçsizlik:

Kitapların yeri kütüphanedir ve raflarda belirli bir gruplandırmaya göre dizili dururlar. Yaptıkları tek şey rafta durmaktır, ta ki birisi onları çekip alana kadar. Bilinçsizlik de tıpkı bunun gibi hiçbir şeydir ve gerekçelidir.

Motivasyon esasları iki alanda rol oynar. Birincisi, zihinsel içeriklerin bazı geçerli sebeplerden bilinçsizlik kısmına geçer. Yaşadıklarımız ya da fikirlerimiz bazen çok travmatik olabilir ve eğer onlar bilinçli farkındalık kısmında kalırlarsa psikolojik acı ve problemlere sebep olabilirler. Örneğin, kıskançlık duygusu, düşmanca fikirler, cinsel arzular ya da sevdiği birine zarar verme isteği. Bu düşünceleri bilincimizden kovmak isteriz. İkincisi, bilinçdışı düşüncelerimiz devam eden bilinçli davranışlarımızı etkiler. Bu durum belki de Freud’un tam olarak anlatmak istediğidir. Bizlerin bilinçli düşünce, davranış ve hisleri, farkında olmadığımız içeriklerden etkilenir. Neden dilimiz garip bir şekilde sürçer? Rüyalarımız neden anlamsız görünür? Daha yeni tanıştığınız birisi neden bize çekici görünür ya da nefret uyandırır? Freud’a göre bu durumların hepsi bilinçsiz zihinsel güçler tarafından gerçekleştirilir.

PSIKOLOGLAR PSIKIYATRISLER DERNEĞI

Go Back

Çocuklara Ölümü Nasıl Anlatmak Gerekir?

İnsanlar doğar, büyür ve ölür… Bu hepimizin bildiği bir gerçek olduğu halde, ölen kişi bir yakınımız olduğunda kabullenmekte güçlük çekeriz.Ölüm biz yetişkinler için anlaşılması ve dayanılması zor bir olayken, söz konusu çocuklar olduğunda , özellikle okul öncesi dönemde, çocukların ölümü kavrayabilmeleri ve kaybedilen kişinin yokluğuna dayanmaları daha da güçtür. Yaş dönemlerine göre çocukların ölümü algılamaları da farklılık gösterir. 3Yaşından önceki dönemde genellikle çocuklar ölümü anlayamazlar. Bu nedenle de ölümü ilerleyen yaşlara oranla daha az korkutucu bulurlar. Burada kaybedilen çocuğun ebeveynlerinden biri ise onun yokluğundan kaynaklanan sıkıntılar yaşanacaktır. Ve tabi bu yaşlarda da çocuğa sözkonusu kişinin öldüğünün söylenmesi gerekecektir. 4-5 yaşlarında ise çocuklar ölümden ve yakınlarını kaybetmekten daha çok korkmaya başlarlar. Genellikle ölümü geri dönüşün mümkün olduğu bir durum olarak algılarlar ve ölenle ilgili zaman zaman ‘’ Artık geri dönsün!’’ ‘’Ne zaman gelecek?’’gibi şeyler söyleyebilirler. Genellikle 5 yaşından itibaren ölümün geri dönüşü olmayan bir olay olduğunu anlamaya başlarlar. 6-7 yaşlarında ölüm hastalıkla ve yaşlılıkla ilgili olarak algılanmaya başlar. Ancak genelde 10-12 yaşlarında ölümün yaşamın sonu olduğu, geri dönüşün olmadığı algılanmaya başlar. 

Ebeveynlerin ya da diğer yakınların en çok güçlük çektikleri noktalardan biri de ölüm haberini çocuğa nasıl verecekleridir. Çocuğun yanında hiçbir şey yokmuş gibi davranmamak gerekir. Ancak bunun tam aksi şekilde, aşırı ağlamalar, kendini yerden yere atmalarda çocuğun çok tanık olmaması gereken sahnelerdir. Ölüm haberi çocuğa aniden verilmemelidir. Kişi ani bir şekilde yaşamını kaybetmişse (kaza, kalp krizi vs.) çocuğa kaybedilen kişinin hasta olduğu, durumunun ağır olduğu gibi şeyler söylenerek çocuk hazırlanmaya çalışılabilir. Çocuğun durumunun göz önünde bulundurulmalı ise de bu dönem kısa tutulmalıdır. Çocuk ölüm haberini başka kişilerden ani bir şekilde öğrenebilir ya da ortamdan durumu hissedebilir ve bu çocuğun daha olumsuz etkilenmesine yol açabilir. Ocuğa böyle bir haberi duygusal anlamda ona en yakın olan kişinin , kalabalık ve gürültülü olmayan bir ortamda vermesi uygun olacaktır. Böylece çocuk tepkilerini daha rahat verebilecektir.

Ölüm haberi verildikten sonra çocuğun davranış ve tepkileri kontrol altına alınmaya çalışılmamalı, nasıl davranması gerektiği konusunda yönlendirilmemelidir. Her çocuğun tepkisi farklı olabilir. Çocuğu davranışlarından dolayı eleştirmemek, aşağılamamak gerekir. Çocuğun duygularını ifade etmesine izin vermek gerekir. Çocuk konu hakkında konuşmak için zorlanmamalı, ancak soru sorduğunda ya da konuşmak istendiğinde geri çevrilmemelidir. Çocuğun hemen aile fertlerinden uzaklaştırılması, başka bir ortama gönderilmesi doğru değildir. Çocuklarda bu dönemde aile bireyleriyle bir arada olmaya ve acılarını paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Ancak çocuğu ölünün temizlendiği ortama sokmak, sevdiği kişinin son halini göstermeye çalışmak ya da cenaze törenine götürmek sakıncalı olabilecek şeylerdir. 

Özellikle okul öncesi dönemde çocuğa ölümü anlatırken, tüm canlıların yaşamının başladığı ve bittiği bir nokta olduğu,bunun tüm canlılar için söz konusu olduğu söylenebilir. Örnek olarak hayvanlar verilebilir. Tüm canlıların doğduğu, büyüdüğü, yaşlandığı ve öldüğü, canlıların hiçbirisinin sonsuza kadar yaşayamayacağı söylenmelidir. Yaşam süresi tüm canlılar için farklıdır, (örn: köpekler 15 sene, insanlar yaklaşık 70 sene gibi) anacak ölüm her canlı için söz konusudur denilebilir. Eğer söz konusu olan ölüm yaşlanmaksızın, ani hastalık,kaza gibi bir nedenle gerçekleştiyse bazen yaşlanmasakta çok ağır bir hastalığın ya da iyileşemeyecek kadar ağır bir yaranında ölüme neden olabileceği söylenebilir. Ancak çocuğun hastalığa karşı fobi geliştirmemesi için bu tür hastalıkların normal hastalıklardan farklı olduğu vurgulanmalıdır.
Dikkat edilmesi gereken bir hususta çocuğa yanlış mesajlar verilmemesi ile ilgilidir. Çocuğun ölümle bağdaştırmasının sakıncalı olduğu kavramlar vardır. Örneğin, ölen kişinin yakınlarının davranışları nedeniyle hastalandığı ve öldüğü, ölenlerin derin ve ebedi bir uykuya daldığı, ölenlerin toprak olup yok olduğu gibi… Bu tür mesajlar erken yaşlarda çocuklarda toprağa, uykuya karşı fobi oluşmasına ya da suçluluk hissetmesine neden olabilir. Ya da çocuğa Allah’ın iyi insanları yanına aldığını söylemek veya ölümün bir ceza olduğunu söylemek ya da bu tür konuşmalara tanık olması Allah’ı cezalandıran bir otorite olarak görmesine, ya da iyi davranışlar sergilediğinde ölümün gelebileceğine dair düşüncelere kapılmasına ve aksi yönde hareket etmesine neden olabilir. Çocuk bu tip mesajlar nedeniyle suçluluk, sorumluluk ya da öfke duyabilir ve bu da ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir.

Ancak ölüm çocuklara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın bir yakının özellikle de ebeveynlerinden birinin kaybı dayanılması güç bir olaydır. Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da bir yas süreci söz konusu olabilecektir. Bu süreç içinde çocuklarda alt ıslatma, kekemelik, tırnak yeme, saldırganlık, hırçınlık gibi uyum ve davranış bozuklukları görülebilir. Bunlar dışında kabuslar, korkular, uykusuzluk, yeme problemleri, ağrılar okul başarısızlığı, içine kapanma gibi sorunlar görülebilir. Bu durumlarda ailelerin bir uzmandan yardım almaları gerekebilir. Ancak öncelikle çocuğun duygularını bastırmamak gerektiği, onun duygularını paylaşmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır.

Psikonet.com

 

Go Back

Hiperaktivlik hakkında her şey

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

DEHB BELİRTİLERİ

DEHB belirtileri dikkatsizlik ve/veya hiperaktivite ve tepiselliği kapsar.Bu özellikleri her çocuk şu veya bu şekilde sergiler.Fakat DEHB teşhisi koymak için, belirtilerin çocuğun yaşına uygun olmaması gerekir.

DEHB çocuklarda ve gençlerde yaygındır.Yetişkinlerde de bu bozukluk görülebilir.Yetişkinlerde belirtiler bazı farklılıklar olabilir.Örneğin, bir yetişkin hiperaktivite yerine tez canlılık sergileyebilir.Ayrıca, DEHB’li yetişkinler sürekli olarak kişiler arası ilişkilerde ve işte problem yaşarlar.

DEHB TÜRLERİ

ÜÇ FARKLI DEHB TÜRÜ VARDIR. BUNLAR: 

” Kombine DEHB (en yaygın tür), tüm belirtileri içerir

” Dikkatsiz DEHB (önceden DEB diye adlandırılıyordu), dikkat ve konsantrasyon eksikliği

“Hiperaktif-dürtücü DEHB, dikkatsizliğin olmadığı hiperaktivite

DEHB teşhisi için, bozukluğa sebep olan bazı belirtiler 7 yaşından önce sergilenmiş olmalıdır.Ayrıca belirtiler birden fazla yerde görülmüş olmalıdır. Örneğin, bir kişi evde ve okulda veya evde ve işte belirtileri sergilemiş olmalıdır. Ayrıca, belirtilerinin kişinin evde, sosyal çevrede ve iş ortamında işlevselliğini engellediğine dair net kanıtlar olmalıdır.

DEHB BELİRTİLERİ

Üç farklı DEHB belirti kategorisi vardır: Dikkatsizlik, hiperaktivite, tepisellik (impulsivite)

Çocuk zorlayıcı okul çevresine girene kadar dikkatsizlik fark edilemeyebilir. Yetişkinlerde dikkatsizlik işte veya sosyal durumlarda belirginleşebilir.

DEBH’li bir kişi aşağıdaki belirtilerin bazısına veya hepsine sahip olabilir:

Detaylara dikkat etmede zorluk çekme ve okulda veya diğer aktivitelerde düşüncesizce hatalar yapma eğilimi; umursamaz ve karmakarışık iş üretmek

“Kolayca alakasız dürtülerle dikkatin dağılması ve düzenli olarak devam eden çalışmaları başkalarını rahatsız eden sesler ve olaylarla bölmek

” Görevler ve aktivitelerde dikkati sürdürme yeteneğinin olmaması

” Konsantrasyon gerektiren ev ödevi veya hesap veya görevleri bitirmede zorluk çekme

” Sürekli bitmemiş bir aktiviteden bir başkasına geçme

” Oyalanma

” Düzensiz çalışma alışkanlıkları

” Günlük aktiviteleri unutma (örneğin randevuları kaçırma, yemek getirmeyi unutma)

” Ev ödevi veya günlük işler gibi görevleri tamamlamama

” Konuşmada daldan dala atlama, diğerlerini dinlememe, aklını konuşmaya vermeme, sosyal durumlarda aktivite kurallarını veya detaylarına uymama

Hiperaktivite belirtileri okul öncesi çocuklarda görülebilir ve çoğunlukla yedi yaşından önce sergilenir. Belirtiler şunlardır: ” Otururken kıpır kıpır kıpırdanmak ” Sürekli kalkıp etrafta gezmek veya koşmak

” Uygun olmayan zamanlarda koşmak veya tırmanmak (gençlerde bu yerinde duramamak olarak görülebilir)

” Sessizce oynamada veya sessiz boş zaman aktiviteleriyle uğraşmada zorlanma

” Her zaman gitmeye hazır olma

” Çoğunlukla aşırı konuşma

Hiperaktivite yaş ve gelişimsel aşamaya göre değişir.

DEHB’li okul öncesi çocuklar sürekli hareket halinde olmaya ve mobilyaların üstünde zıplamaya meyillidir ve oturularak yapılan grup aktivitelerine katılmakta zorluk çekerler.Örneğin, bir hikayeyi dinlemede problem yaşayabilirler.

Okul çağındaki çocuklar benzer davranışları daha az sıklıkta sergilerler. Oturmakta zorluk çekerler, sürekli kıpırdanırlar ve aşırı konuşurlar.

Adolesanlar ve yetişkinlerde hiperaktivite kendini yorulmak bilmezlik şeklinde gösterebilir ve bu kişiler uzun süre sessizce oturarak yapılan aktivitelere katılmakta zorluk çekerler.

Tepisellik (impulsivite) belirtileri şunlardır:

“Sabırsızlık

“Reaksiyonları geciktirmede zorluk

“Sorular tamamlanmadan cevap verme

“Başkasının sırasının bitmesini beklemede zorluk

“Sosyal veya iş ortamlarında problemlere neden olacak şekilde düzenli olarak başkalarını engelleme veya araya girme

“Uygunsuz zamanlarda sohbete başlama

İmpulsivite sürekli bir şeylere veya kişilere çarpmak gibi kazalara sebep olabilir.

Ayrıca DEHB olan çocuklar sonucunu düşünmeden tehlikeli aktivitelerle uğraşabilirler.Örneğin riskli yerlere tırmanabilirler.

Bu belirtilerin çoğu ara sıra gençlerde görülebilir. Bununla beraber, DEHB’li çocuklarda bu sık olur, evde ve okulda ve arkadaşlarını ziyaret ettiklerinde.Aynı zamanda çocuğun normal fonksiyonlarını yerine getirmesini engellerler.

Çocuklar sürekli olarak ve en azından iki ortamda (okul ve ev gibi) ve en az altı ay boyunca bu belirtilerim bazılarını veya tamamını sergilediklerinde DEHB teşhisi konur.

UZUN-VADELİ DEHB PROGNOZU

DEHB’li çocukların bazıları — %20 ila %30 – DEHB tedavisiyle iyileşme göstermeyecek şekilde öğrenme problemi yaşarlar. Hiperaktif davranış diğer karışıklığa yol açan bozuklukların gelişimiyle ilişkili olabilir, özellikle yönetim ve zıt-muhalif bozuklukları.Bu ilişkinin neden var olduğu bilinmemektedir.

DEHB’li çocukların çoğunluğu büyük ölçüde uyum sağlar.Bazıları, özellikle yönetim ve zıt-muhalif bozuklukları olanlar, çoğunlukla okuldan atılırlar. Bu bireyler sonraki kariyerlerinde DEHB’li olmayanlardan daha az başarılı olurlar.

Dikkatsizlik çocukluk, adelosans ve yetişkinlik boyunca kalıcı olmaya meyillidir.Hiperaktivite ve impulsivite yaşla beraber yok olmaya meyillidir.

Yaşları ilerledikçe, çocukluklarının ortalarından beri kuvvetli DEHB yaşayan bazı gençler anksiyete veya depresyon deneyimleyebilirler.

Okulda veya evdeki talepler arttıkça kötüleşen bazı DEHB uyarı işaretleri vardır. Bunlar:

“Açıklamaları takip etmekte zorlanma

“Ne evde ne de okulda organize olamama

“Kıpır kıpır olma, özellikle el ve ayakla

“Çok konuşma

“Günlük işler, ev ödevleri dahil olmak üzere projeleri bitirememe

“Detaylara dikkat etmeme ve reaksiyon göstermeme

“Okulda düşük notlar alma

“Düşük notlar nedeniyle akranlarından ayrılma ve ikincil depresyon

DEHB TÜRLERİ

Bazılarında DEHB belirtileri çok barizdir-kıpırdanmak, okulda veya işte dikkatini toplayamamak ve hiçbir işi tam bitirmemek.Bunlara ve diğer belirtilere dayanarak, farklı DEHB türleri belirlediler, bunlar DEHB teşhisinde ve tedavi seçiminde kullanıldı (çoğunlukla Ritalin gibi ilaçlar).

Yine de DEHB belirtileri başka durumlarınkine benzeyebilir ve bazen işaretler gizlidir ve tanımlanması daha zordur. Daniel Amen adında bir psikiyatrist, DEHB’nin tam ve doğru olarak teşhis edilebilmesi için, çeşitli bölgelerin ne kadar iyi işlediğini görebilmek amacıyla beynin içine bakılması gerektiğine inanır.

DEHB’li çocukların beyin taramalarına dayanan kendi DEHB alt türlerini geliştirmiştir, bunun tedaviyi daha iyi hedeflediğini ve işe yarayıp yaramadığını gösterdiğini ileri sürer.

Genellikle DEHB nasıl teşhis edilir?

Psikologların, psikiyatristlerin ve pedagogların çoğu Mental Bozukluklar için Teşhissel ve İstatistiksel Kılavuz (DSM-IV)’ de altı çizilmiş olan dikkatsizlik ve hiperaktivite belirtilerine dayanarak teşhis koyar. Bir kişiye DEHB teşhisi konabilmesi için belirtilerinin en az altı ay sürmüş olması ve bireyin okul ve bireysel hayatını engelleyecek kadar şiddetli olması gerekmektedir.

DEHB DİKKATSİZLİK BELİRTİLERİ ŞUNLARDIR:

“Detaylara dikkat etmemek

“Dikkatsizce hatalar yapmak

“Dikkat edememe ve görevi bitirememe

“Dinlememe

“Açıklamaları takip edememe veya anlayamama

“Çaba gerektiren görevlerden kaçma

“Dikkat dağınıklığı veya unutma

“Görevi bitirmek için gereken şeyleri kaybetme

DEHB HİPERAKTİVİTE-İMPULSİVİTE BELİRTİLERİ ŞUNLARDIR:

“Kıpırdanmak

“Durmadan kımıldamak

“Otururken sık sık ayağa kalkmak

“Uygun olmayan zamanlarda koşmak veya tırmanmak

“Sessizce oynamada zorluk çekmek

“Aşırı konuşmak veya sırası gelmeden konuşmak

“Söz kesmek

BU KRİTERLERE DAYANARAK DSM-IV DEHB’Yİ ÜÇ ALT TÜRDE TANIMLAR:

1.DEHB kombine tür: Hem dikkatsizlik hem de hiperaktivite-impulsivite belirtileri

2.DEHB baskın dikkatsiz tür: Dikkatsizlik belirtileri var, fakat hiperaktivite-impulsivite belirtileri yok

3.DEHB baskın hiperaktif-impulsif tür: Sadece hiperaktivite-impulsivite belirtileriı var, dikkatsizlik yok

DEHB’DE DAVRANIŞSAL TERAPİ NASIL FAYDALI OLUR?

Davranış terapilerinin bazı formları DEHB üzerinde çok az bir etkiye sahiptir. Fakat bir davranış yönetimi terapisi türü başarıyla kullanılabilir.Bu DEHB tedavi yaklaşımı ilaçla veya ilaçsız kullanılabilir.

Davranış yönetimi terapisiyle, lisanslı bir mental sağlık uzmanı-psikolog, sosyal danışman veya aile terapisti-hem siz hem de çocuğunuzun öğretmeniyle beraber çalışacaktır.Terapist sizi çocuk davranış yönetimi hakkında eğitecek.Aynı zamanda minör uygunsuz davranışı görmezden gelmeyi öğreneceksiniz.

Size ve çocuğunuzun öğretmenine çocuğun davranışını-negatif bir davranış yerine–DEHB’nin bir fonksiyonu olarak görmeniz öğretilecek.Seanslar size uygun davranış üzerinde odaklanmayı öğretme amacını taşır. Bunu, ödüllendirme veya imtiyazlarını elinden alma formunda hemen ve tutarlı sonuçları uygulayarak yapacaksınız.

Davranışsal yönetim terapisinin unsurları şunlardır:

“Hedef belirleme – Siz ve öğretmeni çocuğunuza belirli hedefler koymayı ve bunları tamamlamayı öğrenmesine yardımcı olacaksınız. Örneğin: bir ev işini bitirmek, bir sınıf görevini bitirmek, parkta barışçıl bir şekilde akranıyla oynaması, bir saat veya daha fazla masasında oturması

“Ödüller ve sonuçlar – Çocuğunuz kendi hareketlerinin karşılığını alır – ödül veya sonuçlar.Örneğin bilgisayarda geçireceği ilave zaman iyi davranışlarının veya bir hedefi tamamlamasının sonucudur.Negatif davranışın sonucu ise bu zamanın elinden alınması veya bir imtiyazı kaybetmesi olabilir.

“Uzun süreli kalıcı terapi – Çocuk bu davranışsal değişiklikleri benimseyene kadar, çocuğunuzla hedef koyma, ödül ve sonuç davranışını devam ettirmeniz önemlidir.

Yetişkinlerde DEHB nasıl tedavi edilir?

Yetişkinler de multidisipliner tedavi yaklaşımından fayda sağlarlar. Bu yaklaşımlar şunlardır:

“Bilişsel davranış terapisi (CBT)

“İlaç tedavisi

“Evlilik ve bireysel destek grupları dahil olmak üzere destek ve eğitim

“Beceri eğitimi DEHB’li yetişkinlerde uyarıcı ilaç tedavisi en yaygın olanıdır.

Gerçekten de, DEHB’li yetişkinlerin %58’i uyarıcı ilaç kullandıklarında daha iyi odaklandıklarını ve daha az Hiperaktif ve impulsif olduklarını söylemektedir. Eğer uyarıcıların rahatsız edici yan etkileri olursa veya etkili olmazlarsa, doktorunuz atomoxetine (Strattera) veya uyarıcı olmayan ilaçları önerebilir. Bupropion (Wellbutrin), veya trisiklikler (imipramine, nortriptyline, and desipramine) gibi belirli antidepresanlar bazen DEHB olan yetişkinlerde kullanılabilir.

 

Hazırladı: Qənirə Həsənli

Go Back

Dissosyatif Bozukluk


GENEL TANIMLAMA:

Bu gruptaki hastalıkların psikopatolojisindeki temel düzenek dissosiyasyondur.

  • Dissosiyasyon; kimlik, bellek, algı ve çevre ile ilgili duyumlar gibi normalde bir bütün halinde çalışan işlevlerin bütünlüğünün bozulmasıdır.
  • Diğer bir niteliği de, davranışların bireyin normal davranış biçiminden ayrılarak bağımsız bir şekilde tek başına işlev görmesidir.
  • Dissosiyasyon çoğunlukla travmaya karşı bir savunma düzeneği olarak ortaya çıkar. Travma karşında oluşan dissosiyasyon iki işlevi yerine getirir: travmadan kaçmayı sağlarken, aynı zamanda, yaşamın geri kalan bölümünde travmanın yer etmesindeki zorunlu işleyişi de geciktirir.


BEŞ ALT TİPİ VARDIR

Dissosiyatif amnezi

  • Dissosiyatif kimlik bozukluğu
  • Dissosiyatif füg
  • Depresonalizasyon bozukluğu
  • Başka türlü adlandırılamayan dissosiyatif bozukluk

               

DİSSOSİYATİF AMNEZİ

        Anahtar belirti; genelde travmatik olan ya da yoğun strese neden olan önemli kişisel bilgilerin,      sıradan bir unutkanlıkla veya organik bir durumla açıklanamayacak bir biçimde hatırlanmamasıdır. Bu   belirti dışında hastalar tamamıyla sağlıklı görünürler ve uygun işlevsellik gösterirler.

  • En sık rastlanan dissosiyatif bozukluktur.
  •  Kadınlarda daha sık görülür. Genelde stresli ve travmatik olaylara eşlik eder.


DÖRT ALT TİPİ VARDIR

Sınırlı amnezi:
En sık rastlanan tiptir. Birkaç saat-birkaç gün gibi kısa süreli olaylarla sınırlı bir bellek kaybı vardır.

  • Yaygın amnezi:Tüm yaşam olayları ile ilgili bellek kaybı vardır.
  • Seçici amnezi:Sadece bazı olayların, veya bazı kişilerin hatırlanmadığı bir durum söz konusudur.
  • Sürekli amnezi: Olaylar yaşanmasının hemen ardından unutulur (anterograd amnezi). Bu nedenle yeni anılar oluşturulamaz. Bir başlangıcı vardır. Başlangıcından bulunan ana dek her şey unutulmuştur.

    Hastanın üstesinden gelemediği (cinsel veya agresif) bir dürtünün hayal edilmesi veya gerçek bir şekilde dışa vurulması hızlandırıcı bir etken olabilir. Hastalar genellikle belleklerini kaybettiklerinin farkındadırlar. Bazı hastalar bellek yitimi konusunda endişelidirler, bazıları aldırmaz ve ilgisiz görünürler.
  • Kullanılan savunma mekanizmaları bastırma ve yadsımadır. Bastırma ile benlik tarafından kabul edilemeyen veya benliği aşırı derecede rahatsız eden dürtüler bilinç tarafından bloke edilir. Yadsıma ile dış gerçekliğin bazı yönleri bilinç tarafından görmezden gelinir.
  • Ayırıcı tanıda organik etiyoloji (örneğin; kafa travması, geçici tam amnezi) sonrasında amnezi, demans ve yapay bozukluk akla gelmelidir.
  • Belirtiler genelde birden bire sonlanır ve az sayıda yinelemelerle birlikte iyileşme tamdır. İkincil kazançlar varsa durum daha uzun sürebilir. 
  • Tedavide iv verilen tiyopental ve amobarbitulat gibi kısa etkili barbitulat ve benzodiazepinler hastaların unuttukları anıları anımsamalarında yardımcı olabilir. Hipnoz kullanılabilir. Yitirilmiş anılar bir kez geri gelince, psikoterapi hastaların bilinçli durumlarıyla hatıralarını birleştirmede yardımcı olabilir.

DİSSOSİYATİF FÜG

Başlıca belirti, kişinin geçmişini ve önemli kimlik bilgilerini (örneğin; ad, aile) unutup, evinden ya da alışageldiği ortamdan ayrılmasıdır. Kısmen ya da tamamen yeni bir kimliğe bürünür.

  • Oldukça nadir görülen bir durumdur. En sık savaş sırasında, doğal afetlerden sonra veya yoğun bir iç çatışmadan sonra (örneğin; evlilik dışı bir ilişki) orataya çıkar. Alkol veya madde kullanımı, epilepsi, travma öyküsü, depresyon, bazı kişilik bozuklukları (sınırda, histrionik, şizoid) yatkınlaştırıcı etkenlerdir.
  • Klinik olarak amnestik durumlarının farkında değildirler. Önceki kimliklerine döndüklerinde, füg başlangıcındaki zamanı hatırlayabilirler, fakat füg sırasında yaptıklarını hatırlamazlar. Çoğunluk saatler veya günler sürer. Nadir olgularda aylar boyu sürebilir, tam bir yeni kimlik geliştirmiş ve karmaşık ilişkilere girmiş olabilirler.
  • Organik ruhsal bozukluklar, dissosiyatif amnezi, yapay bozukluk ve temporal lob epilepsiden ayırıcı tanısı yapılmalıdır.
  • İyileşme genelde kendiliğinden, hızlı ve tamdır. Yinelemeler nadirdir.


DİSSOSİYATİF KİMLİK BOZUKLUĞU (ÇOĞUL KİŞİLİK)


İki veya daha fazla birbirinden ayrı kimlik ve kişiliğin (alter kimlikler) aynı kişide bulunması ve bu farklı kişiliklerin birbirinden farklı davranış, ilişki kurma biçimi ve tutumlar içine girmesi ile karakterizedir. Bu kimliklerden ya da kişilik durumlarından en az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetim altında tutar. Kişilik sayısı genelde 5-10 arasındadır. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Hasta genelde diğer kişiliğe ve onun baskınlığı sırasında yaşadığı olaylara amnestiktir.

%90-100’ü kadındır. Geç ergenlik ve genç erişkin dönemlerde başlar. Psikiyatrik eş tanılar sıktır. 2/3’ü intihar girişiminde bulunur. Travmatik çocukluk çağı öyküsü (fiziksel ve/veya cinsel istismar) sıklıkla bulunur. Bu bozukluğu geliştirmeye eğilim hem psikolojik hem de biyolojik olarak bulunabilir. Bu kişilerde EEG anormalliklerine ve hipnoz edilmeye yatkınlığa sık rastlanır.

Ayırıcı tanıda sınır kişilik bozukluğu, hızlı döngülü bipolar bozukluk, şizofreni ve kompleks parsiyel nöbetler akla gelmelidir. Prognoz açısından dissosiyatif bozuklukların en kötüsüdür, çoğunlukla kronik seyreder ve iyileşme tam değildir

Tedavi amaçlı psikoterapide öncelikle farklı kimlikleri ayrı ayrı tanımaya çalışmak, ego güçlerini değerlendirmek, travmanın üzerinde durmak ve en son aşamada kimliklerin birleştirilmesini sağlamak gerekir. Bazı olgular hipnozdan faydalanabilir. Eşlik eden belirtilere uygun ilaç seçilmelidir. Genel olarak hastaneye yatırılmaları gerekmez. Ancak intihar düşünceleri ve eylemleri, kendini yaralama, anksiyete, depresyon ve saldırganlık olasılığı varsa yatırılmaları gerekir. 

DEPERSONALİZASYON BOZUKLUĞU

Kişinin kendi gerçeklik duygusundan ya da bedeninden ayrıldığı hissinin olduğu, ya da sanki bunları dışardan bir gözlemci gibi izlediği hissinin yaşadığı, sürekli veya yineleyen yaşantıların olduğu bir bozukluktur. Bu yaşantısı sırasında kişinin gerçeği değerlendirmesi bozulmaz.

Genel toplumun yaklaşık %70’inde depersonalizasyon izole bir fenomen olarak görülebilir. Bu tanıyı koymak için belirtilerin yinelemesi ve klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte azalmaya neden olması gerekir. Anksiyete bozuklukları (örneğin; panik atak sırasında), depresyon ve şizofrenide depersonalizasyon bir belirti olarak bulunabilir.

Ayırıcı tanıda epilepsi ve beyin tümörü mutlaka dışlanmalıdır. Çoğunda belirti yoğunluğu herhangi bir önemli dalgalanma olmaksızın, sabit bir seyir izler. Tedavi ile ilgili bilgiler yetersizdir. Destekleyici ve iç görü yönelimli psikoterapi önerilir. Eşlik eden belirtilere yönelik ilaç verilebilir.

 

Hazırladı: Qənirə Həsənli ( Türkiye, Samsun, Ondokuz Mayıs Üniversitesi.  Psikoloji danışman və Rehberlik fakultesi, 3cu kurs )

 





Go Back

Doğum Öncesi ve Doğum Sonrası Depresyon

Prof.Dr.Sedat Özkan hamilelik ve hamilelik öncesi sağlık sorunlarına değinirken hamileliğin ilk 6 ayından sonra değişen psikolojinin özellikle doğumdan sonra daha kötüye gidebildiğini vurgularken hamilelikten sonraki dönemde psikolojik bozuklukların artma ihtimali daha yüksek görünüyor.

Doğum Öncesi ve Sonrası Psikoloji Bozukluğuna Dikkat

Yapılan çalışmalar doğum sonrası dönemin hamilelik dönemine kıyasla 3-4 kez daha riskli olduğunu ortaya koymaktadır. Prof.Dr.Sedat Özkan: Doğumu takip eden ilk 6 ay, kadın hayatındaki diğer dönemlere oranla psikiyatrik bozuklukların görülme sıklığı oldukça yüksektir.Doğum sonrası ruhsal reaksiyonların ortaya çıkışında, biyolojik,hormonal nedenler, ailesel faktörler psikososyal çerçeve birlikte ele alınmalıdır.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Humanite Psikiyatri Tıp Merkezi Direktörü Prof. Dr. Sedat Özkan Doğum sonrası depresyon hakkında bilgi verdi.

Doğum sonrası erken dönemde ruhsal durumu etkileyen değişkenler arasında özgeçmişte psikiyatrik bozukluk, tıbbi hastalık olması, gelir düzeyinin düşük olması, gebeliğin plansız olması, sosyal desteğin yetersizliği olarak bulunmuştur.

Eşin Desteğinin Eksikliği doğum sonrası depresyon riskini arttırır. Anne sütü vermeyenlerde doğum sonrası depresyonun biraz daha sık olduğu belirtilmiştir. Sosyoekonomik yetersizlikler, anne ve çocuk sağlığı ile ilgili sorunlar depresyonu arttırmaktadır. Bebeğin bakımı, ev işleri varsa diğer çocukların bakımı, anne için ciddi zorluklar oluşturur.

Sosyal desteğin, özellikle eşin desteğinin eksikliği doğum sonrası depresyon riskini arttırır. Doğum sonrası depresyon özellikle tedavi edilmediğinde yeni doğanın iyiliği, duygusal, psikolojik, zihinsel gelişimi üzerinde önemli etkiye sahiptir.

Doğum sonrası depresyonun varlığının bilinmesi ve fark edilmesi tedavide en büyük, en önemli aşamadır. Doğum sonrası depresyon teşhisinin yetersizliğinin doğumu takiben anneden ziyade bebeğin iyiliği üzerine odaklanmaktan doğabilir. Halbuki bu durum annenin depresyonun ilerlemesine neden olabilir, hem de depresyonun fark edilmesini engelleyebilir. Ayrıca adet öncesi gerginlik sendromu yaşayan annelerde doğum sonrası depresyon riski daha fazladır

Annenin duygusal olgunluğu ve doğuma psikolojik olarak hazırlanması doğum sonrası yaşayıcağı yaşayacağı hayatın kabusa dönüşmesini azaltıcaktır.   Annenin kendi annesiyle geçmişteki ilişkisi , uyumu, doyumu ve özdeşleşmesi, annenin kendisiyle ilişkisi, kadınlık ve annelik rollerini içselleştirmesi, annenin bebekle olan ilişki biçimi, annenin eş ile olan ilişkisi, eşin yaklaşımı, annenin sosyo-kültürel durumu ve dünya ile ilgili bireysel bağlarının ne kadar iyi ve işlevsel olduğu ile ilişkilidir.

Çalışan annelerde doğum sonrası depresyon riski azdır   Klinik gözlemlerimiz çalışan annelerde postpartum depresyonun daha az olduğunu aktaran Prof.Özkan “Anne bebeği ile otistik bir yaşama yönelmemeli, kendini ve hayatı ihmal etmemelidir” dedi.

Anne, anneliğini ön plana çıkarırken, eşliğini, kadınlığını, bireyselliğini de unutmamalı. Eş ve aile de bebeğe odaklanıp, anneyi unutmamalıdır. Psikolojik ve sosyal destek, yardım ve birçok olguda ilaç (antidepresan) tedavisi gereklidir.

Psikiyatrik tedaviye başlamadan önce tiroit fonksiyon bozukluğu,kansızlık gibi duygu durum bozuklukların tıbbi nedenleri dışlanmalıdır. Anneden beklentiler, annelik rolü, hamilelik, doğum ve çocuk yetiştirme ile ilgili aile içi ve toplumsal bakış açıları gerçekçi, bilimsel olmalı ve insancıllaştırılmalıdır. Eğitim ve desteğin artmasıyla depresyon azalacaktır. Duygusal destek ve paylaşım en merkezidir. İlaç tedavisi, psikoterapi ve gerekirse hastaneye yatırılarak tedavi etkin sonuç sağlamaktadır.

Prof.Dr.Sedat Özkan: son olarak “iyiki doğdum diyenler, iyiki doğurdum da demeliler!”dedi. 

aktuelpsikoloji.com

 

Go Back

Kişilik Bozuklukları

                                    

  Bireyin ait olduğu sosyal çevre ve kültürün beklentilerinden sapan, süreklilik ve katılık arz eden, içsel yaşantı ve davranış örüntüsüdür.

  • Bilişsel (algılama ve yorumlama)
  • Duygulanım
  • Kişiler arası işlevsellik
  • Dürtü denetim alanlarında farklılık, zorlanma

ORTAK ÖZELLİKLER

  • Egosintonik
  • Çocukluktan beri süregelen özellikler
  • Kişiler-arası işlevsellikte bozukluk
  • Alloplastik uyum
  • Bilişsel yetiler-Duygulanım-Düşünce yapısı

Kişilik bozukluğu

  • Topluma maliyeti yüksektir
  • Suç, alkolizm, madde kullanımı
  • İntihar, kazaya uğrama, acile müracaat
  • Evlilik sorunları, mahkeme başvuruları
  • İşsizlik, eğitim düzeyi düşüklüğü
  • Psikosomatik hastalıklar sıktır.

 KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE DİĞERLERİYLE  İLİŞKİ

  • Madde kötüye kullanımı ve bağımlılığı
  • İntihar girişimleri
  • Duygudurum bozuklukları
  • Dürtü kontrol bozuklukları
  • Yeme bozuklukları
  • Anksiyete bozuklukları

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI  DSM-IV SINIFLANDIRMASI

A KÜMESİ:

Paranoid, Şizoid ve Şizotipal KB

B KÜMESİ:

Antisosyal, Narsistik, Histriyonik ve Borderline KB

C KÜMESİ:

Çekingen, Bağımlı ve Obsesif-Kompulsif KB

 

Paranoid Kişilik Bozukluğu

Başkalarının davranışlarını kötü niyetli olarak yorumlayıp sürekli bir güvensizlik ve kuşkuculuk gösterme.

1. Yeterli bir temele dayanmadan başkalarının kendisini sömürdüğünden, aldattığından veya kendine zarar verdiğinden kuşkulanır.

2. Dostlarının veya iş arkadaşlarının kendine olan bağlılığı veya güvenirliği üzerine yersiz kuşkuları vardır.

3. Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanılacağından yersiz korkuları olduğundan başkalarına sır vermek istemez.

4. Sıradan sözlerden, olaylardan aşağılandığı veya kendisine gözdağı verildiği şeklinde anlamlar çıkarır.

5. Sürekli kin besler.

6. Karakterine ve itibarına saldırıldığı yargısını taşır ve öfke ile karşı saldırıda bulunur.

7. Haksız yere eşinin sadakatsızlığı ile ilgili kuşkulara kapılır.


Şizoid Kişilik Bozukluğu


Sürekli toplumsal ilişkilerden kopma ve duyguların anlatımında kısıtlı olma örüntüsü.

1. Ailenin bir parçası değilmiş gibi davranır; yakın ilişkiye girmez ve yakın ilişkilerden zevk almaz. 

2. Çoğunlukla tek bir etkinlikte bulunmayı tercih eder.

3. Cinsel deneyim yaşamaya karşı oldukça ilgisizdir.

4. Çok az etkinlikten zevk alır.

5. Yakın arkadaşı ve sırdaşı yoktur.

6. Övgü ve eleştirilere karşı ilgisiz kalır.

7. Duygusal soğukluk, kopukluk veya tekdüze bir duygulanım gösterir.

 

Şizotipal Kişilik Bozukluğu

Bilişsel veya algısal çarpıklıkların ve alışılmışın dışında davranışların yanı sıra yakın ilişkilerde rahatsızlık duyma ve yakın ilişkilere girebilme becerisinde yetersizlikle kendini gösteren, toplumsal ve kişilerarası yetersizliklerin olduğu sürekli bir örüntüdür.

1. Referans fikirler.

2. Davranışı etkileyen, kültürü ile uyumlu olmayan acayip inanışlar, büyüsel düşünceler.

3. Olağandışı algısal yaşantılar, bedensel yanılsamalar.

4. Acayip düşünüş ve konuşma biçimi.

5. Kuşkuculuk ya da paranoid düşünce.

6. Uygunsuz ya da kısıtlı duygulanım.

7. Acayip, kendine özgü davranış veya görünüm.

8. Yakın arkadaş ve sırdaşların olmaması

9. Azalmayan aşırı toplumsal anksiyete, paranoid korkular.



Antisosyal Kişilik Bozukluğu

A. 15 yaşından beri süregelen, başkalarının haklarını saymama, başkalarının haklarına saldırma örüntüsü.

1. Tutuklanması için zemin hazırlayan tekrarlayıcı eylemlerde bulunma, yasalara ve toplumsal kurallara ayak uyduramama.

2. Sürekli yalan söyleme, takma isim kullanma, kişisel çıkar ve zevki için başkalarını atlatma.

3. Dürtüsellik ve gelecek için tasarılar yapamama.

4. Yineleyen kavgalar veya saldırılarla belirli sinirlilik ve saldırganlık.

5. Kendi ve başkalarının güvenliği konusunda umursamazlık

6. Bir işi sürekli götürememe, mali yükümlülüklerini yerine getirememe ile belirli sürekli sorumsuzluk.

7. Başkalarına zarar verme, kötü davranma veya bir şey çalma durumuna karşı ilgisizlik veya bunlara kendine göre mantıklı açıklamalar getirme, vicdan azabı çekmeme.

B. 15 yaşından önce başlayan davranım bozukluğunun kanıtları vardır.

Antisosyal/alkolik ebeveyn

Genetik

Çevresel yetersizlik,ilgi ve sevgi azlığı

İhmal, tutarsız ve değişken ebeveyn tutumları

Erken başlangıçlı

                                              Narsistik Kişilik Bozukluğu

Üstünlük duygusu, beğenilme gereksinimi ve empati yapamamanın olduğu sürekli bir örüntüdür.

1. Kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır.

2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik veya kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorar.

3. Özel ve eşi bulunmaz birisi olduğuna ve ancak başka özel veya toplumsal durumu üstün kişilerin kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık edebileceğine inanır.

4. Çok beğenilmek ister.

5. Hak kazandığı duygusu vardır.

6. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarı için kullanır, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf taraflarını kullanır.

7. Empati yapamaz.

8. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığını sanır.

9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ve tutumlar sergiler 


Histriyonik Kişilik Bozukluğu

Aşırı duygusallık ve ilgilenilme arayışı gösteren sürekli bir örüntü.

1. İlgi odağı olmadığı durumlarda rahatsız olur.

2. Başkalarıyla iletişimi çoğu zaman uygunsuz bir şekilde cinsel yönden ayartıcı davranışlarla belirlidir.

3. Hızlı değişen ve yüzeysel kalan duygular sergiler.

4. İlgiyi çekmek için fiziksel görümünü kullanır.

5.Aşırı düzeyde başkalarını etkilemeye yönelik ve ayrıntıdan yoksun bir konuşma biçimi vardır.

6. Gösteriş yapar, yapmacık davranır ve duygularını aşırı bir abartı ile gösterir.

7. Telkine yatkındır, kolay etkilenir.

8. İlişkilerin olduğundan daha yakın olması gerektiğini düşünür.

Borderline Kişilik Bozukluğu

Kişiler arası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve belirgin dürtüselliğin olduğu sürekli bir örüntüdür.

1. Gerçek veya hayali bir terkedilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterme.

2. Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelme, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkilerin olması.

3. Kimlik karmaşası: belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı veya kimlik duyumu.

4. Kendine zarar verme olasılığı yüksek en az iki alanda dürtüsellik.

5. Yineleyen özkıyımla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar.

6. Duygudurumda belirgin tepkiselliğe bağlı instabilite.

7. Kendini sürekli boşlukta hissetme.

8. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol edememe.

9. Stresle ilişkili geçici paranoid düşünce veya ağır dissosiyatif semptomlar.

10.Kişilerarası ilişkiler, benlik algısı, duygulanımda tutarsızlık

  • Dürtüsellik
  • Tekrarlayan suisit davranışları
  • Tamamlanmış suisit girişimi % 10
  • Kendileri ve çevreyi aşırı olumsuz algılama
    Erken travmatik yaşantılar, biyolojik etkenler
  • Erken ebeveyn kaybı
  • Ailede madde bağımlılığı, Borderline KB
  • Çocukluk çağında istismar
  • Borderline KB-TSSB ilişkisi!


Çekingen Kişilik Bozukluğu

Toplumsal ketlenmenin, yetersizlik duygularının ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılığın olduğu sürekli bir örüntüdür.

1. Eleştirilecek, beğenilmeyecek ya da dışlanacak olma korkusuyla kişiler arası ilişki gerektiren mesleki etkinliklerden kaçınır.

2. Sevildiğinden emin olmadıkça insanlarla ilişkiye girmek istemez.

3. Mahcup düşeceği, alay konusu olacağı korkusuyla yakın ilişkilerde tutukluk gösterir.

4. Toplumsal durumlarda eleştirileceği ya da dışlanacağı üzerine kafa yorar.

5. Yetersizlik duyguları yüzünden yeni kişilerle aynı ortamda bulunduğu durumlarda ketlenir.

6. Kendisini toplumsal yönden beceriksiz, kişisel olarak albenisi olmayan biri olarak görür.

7. Mahcup düşebileceğinden ötürü kişisel girişimlerde bulunmak ya da yeni etkinliklere katılmak istemez.


Bağımlı Kişilik Bozukluğu

Uysal ve yapışkan davranışa ve ayrılma korkusuna yol açacak biçimde kendisine bakılma gereksiniminin aşırı olmasıyla giden sürekli bir örüntü.

1. Başkalarından bol miktarda öğüt ve destek almazsa gündelik kararlarını vermekte güçlük çeker.

2. Yaşamının çoğu alanında sorumluluk almak için başkalarına gereksinim duyar.

3. Desteğini yitireceği ya da kabul görmeyeceği korkusuyla başkaları ile aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çeker.

4. Tasarıları başlatma, kendi başına iş yapma zorluğu vardır.

5. Başkalarının bakım ve desteğini sağlamak için hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar aşırıya gider.

6. Kendine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle tek başına kaldığında kendisini rahatsız veya çaresiz hisseder

7. Yakın bir ilişki sonlandığında bir bakım ve destek kaynağı olarak derhal başka bir ilişki arayışı içine girer.

8. Kendi kendine bakma durumunda bırakılacağı üzerine gerçekçi olmayan bir biçimde kafa yorar. 


MDB, Anksiyete bozukluğu, Sosyal fobi

  • Histriyonik, Bağımlı, Borderline KB
  • En sık görülen kişilik bozukluğu tipidir
  • Bağımlı davranışların ödüllendirilmesi
  • Bağımsız aktivitelerin engellenmesi
  • Genetik etyoloji
  • Kronik fiziksel hastalık.

 

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Esneklik, açıklık ve verimlilik pahasına düzenlilik, mükemmelliyetçilik, zihinsel ve kişilerarası kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntü.

1. Asıl amacı unutturacak şekilde ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp durur.

2. İşin bitmesini zorlaştıran mükemmelliyetçilik gösterir.

3. Etkinlik ve arkadaşlarından yoksun kalacak şekilde kendini işe adar.

4. Ahlak, doğruluk, değerler gibi konularda esneklik göstermez.

5. Özel bir değeri olmasa bile eski, değersiz şeyleri elden çıkaramaz.

6. Görev dağılımı yapmak ve başkaları ile birlikte çalışmak istemez.

7. Para harcama konusunda hem kendisine, hem de başkalarına karşı cimri davranır.

8. Katı ve inatçıdır.


Hazırladı: Qənirə Həsənli

 

 



 

 



 



Go Back

7 blog posts